Türkler Nasıl Müslüman Oldu?

Türklerin İslam ile ilk karşılaşmaları pek tatlı bir eksende olmamıştır. 8.yüzyılın başlarında Emevilerin sert komutanlarından Kuteybe b.Müslim Orta Asya bölgesine İslam fetihleri için görevlendirilmişti. O’nun Buhara ve Semerkant’ı ele geçirirken kullandığı yöntemler belki de bölge halkının sert direnişi ve acımasızlığı ile de birleşince korkunç tablolar ortaya çıkarmıştır. Bölgedeki Türklerin büyük bir kısmı İslam Devleti’nin fetih politikaları yüzünden katledilmiştir. Aynı dönemde Emeviler, Kafkaslar üzerinde de benzer etkinlikleri göstermişler, siyasi birliğini tamamlamış olan gerçek bir Türk devleti olan Hazarlar ile mücadele içine girişmişlerdir. Bu yazımızda bu konular üzerinde fazla durmayacak ve başta Türkistan Coğrafyası olmak üzere Türklerin önceden yaşadıkları inançları ile bu andan itibaren İslamiyet ile nasıl kaynaştıklarından söz edeceğiz.

8.yüzyıl sonlarında Türkistan coğrafyasında yaşayan Türklerin, Uygurlar dışında sağlam bir siyasi birlikleri yoktu. Zaten Uygurlar’ın da önemli bir bölümü gerek yerleşik kültürün, gerek Çin’in ve gerekse bayraktarlıklarını yaptıkları Manihezim’in etkisiyle oldukça farklılaşmışlardı. Diğer Türkler kabileler halinde göçebe bir yaşam tarzı sürüyorlardı. Konuştukları ortak bir dil olmasına karşılık coğrafi koşullar ve bölgenin dış temaslara açık oluşları nedeniyle bu ortak dil farklılaşıyordu ama kendi aralarında kısa bir sürede rahatlıkla iletişim kurabiliyorlardı. Kabilelerin birbirleri ile iletişimini kuvvetli kılan en önemli unsur ise ortak gelenek ve göreneklere sahip olmalarıydı. Yani inanç şekilleri birbirinden pek farklı değildi. İnançları ataya saygıyı, ortak atadan gelenlere sevgiyi ve onlara layık olmayı ön planda tutmak üzerine kurulmuştu. Bu inanç başına buyruk ve bağımsız, kabilelerin birlik olmalarını sağlıyordu. Bu inanca sahip Türkler etraflarında kendilerinden çok farklı bir inanç sistemi görmediklerinden inanç eksenlerinden de uzaklaşmamışlardı.

Ancak ne zaman yerleşik düzene geçilip, göçebe yaşamı ufaktan terk edilmeye başlandıysa, buna bağlı olarak ortaya çıkacak olan sınıflaşma ve servet farklılıkları yüzünden bu inanç da işlevini kaybetmiş ve zamanla başka bir inanca dönüşmeye başlamıştır. Ata inancı da yerleşik düzende hayati önem taşıyan devlet yapılanmasının gerekliliği karşısında dönüşüme ihtiyaç duymuştur. Gerek Çin’de, gerek Soğd ülkesinde (Batı Türkistan) ve gerekse Kafkaslarda sayıları az da olsa yerleşik düzene geçen Türkler kısa bir süre içinde etrafında bulunan yerleşik dinlerden birini kabul etmişlerdir. Tabi bunu yaparken de eski inançları ile bu dini harmanlamaktan geri durmamışlardır. Örnek olarak Uygurların bayraktarlığını yaptıkları Maniheizm, Orta Asya’daki misyonerlerin etkisiyle Nasturi Hıristiyanlık, daha batıda Zerdüştlük ve Kafkasya’da Musevilik inanç sistemleri bu Türkleri pek fazla zorlamadan kendi özgür iradeleri ile inanç sistemlerinin içine çekmiştir.

Kafkaslarda egemenlik mücadelesi veren Arap – Hazar savaşlarının doğurduğu önemli sonuçlardan birisi Hazarlar içindeki çoğunluğu Bulgar olan grupların bu savaş süreci ve özellikle sonunda Orta İtil boyuna giderek, daha önce Büyük Bulgarya devletinin dağılması sonucu bu bölgeye giden Bulgarlar ile birleşerek İtil Bulgar Devleti’nin temellerinin atılması olmuştur. Hazarlara bağlı olan bu devlet ilk Türk İslam Devleti olmaz özelliği taşımaktadır. Bu devletin resmiyette İslam’ı kabul etmesi anca 921-922 yıllarında Abbasiler ile İtil Bulgarları arasında karşılıklı olarak gerçekleştirilen esir değiş tokuşundan sonra gerçekleştiyse de zaten bölge halkı daha önceden Abbasi Hanedanı tarafından gönderilen öğretmenlerce İslamla tanışmışlardı ve halkın büyük çoğunluğu zaten müslüman olmuştu.

Batı Türkistan’ın denetimi için 751 yılında yapılan Talas savaşı’nda Emevilerin yıkan Abbasilerin önemli bir komutanı olan Ebu Müslim’in orduları ile Karluklarla birleşerek, Çinlileri ağır bir yenilgiye uğratmıştır. Bu savaş sonrasında Çin’i yöneten Tang hanedanı, Batı Türkistan’dan vazgeçmek zorunda kalmıştır. Bu dönemden itibaren Müslümanlar ile Türkler daha yakın ilişkiler kurmaya başlamışlar ve ihtiyaç duydukları eksiklikleri birbirlerini kullanarak giderme yoluna gitmişlerdir. Göçebelikten uzaklaşarak kent kültürünü tercih eden Türklerin sayısı bu dönemden sonra oldukça çok artmıştır. Müslüman tüccarlar sayesinde Müslüman yaşam tarzı da Orta Asya’ya girmiş ve Tüccarlar ile birlikte onlara takılmış olan misyonerlerin temas ettikleri Türkler kadim inançlarını taşımak koşuluyla bu gelen misyonerlerin inançlarını benimsemeye başlamışlardır.

Talas savaşından sonra Çin’in Batı Türkistan’dan elini çekmesi kuzeyde yaşayan boyları için avantaj olmuştur. Balasagun’u başkent yapan Karluklar, Issık Gölü ve Tanrı Dağları arasındaki bölgeyi ellerinde tutmuşlardır. Kaşgar kentini alan Karluklar, Yarkent ve Talas’ı da içine alan coğrafyada 766 yılında bağımsız bir Karluk Devleti kurmuşlardır. (Konumuz içinde olmasa da Peçeneklerin batıya göç etmeleri ve Kuzey Karadeniz’de yurt edinmeleri bu süreç ile bağlantılıdır. Kendini yerleşik kültürünün etkisinden soyutlayan Peçenekler hiçbir zaman Müslüman olmamışlardır.) Türkler arasında Müslümanlığı ilk kabul eden topluluk, Abbasilerin doğru politikaları sonucunda daha çok ticari ekonomik etkiler doğrultusunda uzun bir süreç sonunda Talas’ın doğusunda yaşayan Karluklar olmuş ve Karluklar Müslüman olduktan kısa bir süre içinde yaşam biçimleri değişmiştir.

Göçebelikten uzaklaşarak kent kültürünü tercih eden Türklere Ak Budun adı verilmiş ve eski inanç sistemlerinden uzaklaşmışlardır. Göçebeliğe devam eden Kara Budun ise yaşam koşulları nedeniyle başka bir inanca karşı kapalı olmuştur. Ak ve Kara Budun arasındaki inanç farklılıkları bir taraftan çelişki yaratmasına rağmen diğer taraftan Atalar inancı ile diğer inançlar arasındaki farkın önemsizliğini de ortaya koymuştur. Kısa sürede Türklerin yönetici grubu olan Ak Budun, sayıca üstün durumda bulunan Kara Budun’un silah gücüne hep ihtiyaç duymuş ve bu yüzden Kara Budun’u doyurmak ve yönetmek zorunda kalmışlardır. Zaten bunu beceremeyen yöneticilerin kabilelerin başında kalabilmesinin imkanı da olmamıştır.

İslam inancı ile temas kurulduktan sonra, köle yapılan Kara Budun Türkler silahlı kuvvetlere alınıp, eğitilmişlerdir. Bu paralı askerlerin bir kısmı bir vali veya bölge yönetcisi konumuna bile yükselmişlerdir. Abbasi Halifesi Mu’tasım (833-842) Türk kumandanların etkisi sonucunda halife yapılmıştır. Böylece devlet yönetimi Türklerin eline geçmeye başlamıştır. Mu’tasım 836 yılında Samarra şehrini kurarak başkenti oraya taşımış ve bu kent Türk etkisinin en çok hissedildiği yer olmuştur. Daha da önemlisi 868 yılında Mısır’da Tolunoğulları Devleti’ni kuran bir Türk’tür ve bu devlet kurucusu Türk olan ilk Müslüman devlet unvanını taşımaktadır.

Ribatlarda oturup, gaza savaşları veren dervişlerin ilkel savaşçılığı ve canlarını hiçe saymaları, kahramanlığı önemsemiş ve benimsemiş olan Türk savaşçıları üzerinde olumlu bir intiba uyandırdığını düşünebiliriz. Savaşın hakkını veren kişilere hürmet duymak kahramanlığın şanındandır. Bu psikolojik etken kabına sığmayan ve yeni yurtla ihtiyaç duyan Kara Budunu İslam’a yaklaştırmıştır.

(Yani kişisel yorumum olarak diyebilirim ki Türkler, İslam’ı bir silah olarak ve bir kurtarıcı olarak görmüşler ve İslam’ı kabul ederek kendi kabilelerinin önünde duran uçsuz bucaksız İslam İmparatorluğu’nun ve bu yolla ele geçirilmeye hazır toprakların kapısını bulmuşlardır. İslam’ı kabul etmek serbest dolaşım hakkını elde etmek, hatta zamanla zengin bölgelerde egemenlik kurabilme imkanının doğması anlamına gelmiştir. Böylece Müslümanlık, Türk egemen sınıfları için, kabile birliğini korumada, yayılmacılıkta ve siyasal iktidarın devam edebilmesinde en önemli etken olmuştur.)

Bu yeni yönelimle birlikte Türkler, gerek paralı asker olarak, gerek Müslüman olmanın avantajı ile tüccar ve göçebe kabileler olarak, Batı Türkistan’a, Horasan’a ve İslam şehirlerinin içlerine girme fırsatı yakalamışlardır. Buralara yerleşen Türklerin kişisel olarak İslam’ı kabul etmelerinden öte kabile olarak bu yeni dini kabul etmeleri önemli olmuş ve bu süreç uzun zaman almıştır. Ancak Türk kabilelerinin İslam’ı kabulü ile birlikte ortaya bir problem çıkmış ve Müslüman devletler Türkler arasından yeterli sayıda köle bulamaya başlamışlardır. Onlar da ordularının asker ihtiyacını gidermek için pek çok Türk kabilesini çağırıp, yerleştirme yoluna gitmişlerdir. Karahanlı Devleti’nin kurulması bu izlenen yol üzerinedir. Türk kabileleri peş peşe İslam’ı kabul etmeye başladıklarında, bulundukları topraklarda yönetim Fars unsurlu Samanoğulları devletindeydi. Daha batıda ise Karlukların siyasi nüfuzu artmış ve Seyhun nehri ile Balkaş gölü havzasında kurulan Karahanlı Devleti’nin temelini meydana getirmişlerdir.

Karahanlı Devleti, Saltuk Buğra Han’ın Müslümanlığı kabul etmesiyle başlayan süreç içerisinde ilk bağımsız Müslüman Türk Devleti olma ünvanını kazanmıştır. Saltuk Buğra Han’ın Müslümanlığı kabulü sürecinde Samani emiri ile birlikte Karahanlı ülkesine gelen İslam alimleri etkili olmuşlardır. Bu dönemde yeni Müslüman olmuş Karahanlılar’da iktidar mücadelelerinde Samanoğullarının desteğini almışlardır. Saltuk Buğra Han, İslamiyete geçtikten sonra Abdülkerim ismini almış ve Samanoğullarından aldığı destek ile yönetimi ele geçirmiştir. Saltuk Buğra Han, İslam’ı Devlet Dini haline getirmiş ve halkın büyük bir çoğunluğu da daha bu dönemde İslam’ı kabul etmiştir.

Bu yönelimin tersine hareket eden Türk boyları ise Müslüman Abbasiler tarafından hemen tepkiye maruz kalmışlardır. Mesela 9.yüzyıl ile birlikte Aral gölü çevresi ve Hazarlara kadar olan bölgede bulunan ve İslam’a karşı çıkan hatta düşmanlık eden Oğuzlar varlıklarını daha geniş bir alana yayarak Maveraünnehir bölgesine yayılmak istemişlerse de Abbasiler tarafından şiddetle karşılanmışlardır.

Türklerin Müslümanlaşmasında ticari ilişkilerin önemi herkesçe kabul gören ortak bir görüştür. Buna ek olarak birbiriyle çelişen yardımcı etkenler de vardır. Mesela benim hiçbir şekilde uygun görmediğim ve tarihsel süreç içerisinden çıkarımını yapamadığım “Savaşçı Türkler, İslam dinini, cihat ülküsü ve şehitlerin cennete gidişi nedeniyle benimsediler” görüşü oldukça yaygındır. Oysa ki Buda, Mani ve Hıristiyan misyonerler aracılığı ile cennet ve cehennem kavramları zaten Türklere uzak değildi ve daha önceden Orta Asya’ya girmişti. Buna karşılık benim savım yazımızda da anlatmaya çalıştığımız üzere Türkler yeni topraklar için Müslümanlığı yeni bir kapı olarak görmüşler ve bu dayanak noktası yüzünden İslam inancını benimseyip, korumuş ve bayraktarlıklarını devralmışlardır. Hatta bu durumun farkına varmadan önce İslamiyet’e düşman olan Oğuz Türkleri, bu gerçekliği kabullendikten sonra İslamiyet’in şiddetli savunucuları olmuşlar ve İslam sancağının yeni sahibi olarak yaptıkları fetihler ile İslam’ın en güçlü olduğu dönemleri yaşatmışlardır.

Umut EKER 06/08/2016

“Geçmişin Işığında yazı dizisinden alıntılama ve yorumlama”

YAZIYA İLİŞKİN YARARLI KAYNAKLAR

Barthold W., Orta-Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, Türk Tarih Kurumu, 2005
Barthold W., İlk Müslüman Türkler, Örgün, 2006
Cahen C., Türkler Nasıl Müslüman Oldular, Örgün 2008
İnan A., Eski Türk Dini, Milli Eğitim Basımevi 1976
Kafesoğlu İ., Türk Milli Kültürü, Ötüken, 1982
Kesik M., İlk Türk İslam Devletleri Tarihi – İstanbul Ü. AUZEF Ders Kitabı, 2014
Şener C., Şamanizm: Türklerin İslamiyet’ten Önceki Dini, Etik Yayınları, 2001

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: