Gelin birlikte bir düş kuralım…
Bir gün kapınıza kimi resmi görevliler dayanıyor ve üç gün içinde topraklarınızı, evlerinizi ve bağlarınızı terk etmenizi, başka bir ülkeye gönderileceğinizi; gideceğiniz yerde nereye yerleştirileceğinizi belirleme hakkınız olmadığını söylüyor…
Daha da öte; siz ve sizin gibi aynı kültürü, dini paylaşan kişilerin ayırımsız biçimde bu göçe zorlanacaklarını, onların da bu süreçten kurtulamayacaklarını öğreniyorsunuz…
Nereye, nasıl bir ortama gideceksiniz?
Gittiğiniz yeni yerlere nasıl kök salacaksınız? Nelerle, kimlerle karşılaşacak, nasıl bir ortamla ve koşullarla yüzleşeceksiniz?
Sorular burada bitse iyi:
Gideceğiniz yer ve gitme eylemi ve çevrelenmiş her bir aşamayla ilgili sayısız belirsizlikler var; tamam…
Ancak, ya terk edeceğiniz topraklar; içinde yaşadığınız ve doğal ve toplumsal çevre; ilişkileriniz, tanışıklıklarınız; hatta sizde içinde yaşadığınız kültürün birer davranış kalıbı biçimine getirdiği alışkanlıklarınız?
Onlar ne olacak?
Daha da ötesi; “Köklerim dediğiniz” geçmişten kalan “anılar”…
Örneğin büyüklerinize ait mezarlar; tanışık olduğunuz yaşamın her boyutuna ilişkin köşeler…
Sonu gelmiyor ve gelmez değil mi bu soruların?
Evet; gerçekten de bu sorularla yüz yüze olan bir kişinin, belki bir rüyada karşılaşıp; “Bu gece kabus gördüm” diyerek, sabaha kavuştuğuna şükrettiği ölçüde insana bunaltı getirecek sorulardır bunlar…
Ancak bütün bu sorunların muhatabı olmuş insanların yaşadıkları şeyler, ne yazık ki bir düş değildi. Gerçek yaşamın kendi içindeki ritmi onlara sayısız yükler yüklemiş bulunuyordu.
Uzun süren Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna (Harb-i Umumi) ulaşmış olan savaşa katılan ülkelerin halkları; büyük sıkıntılar, ölümler, akıl almaz acılar yaşadıktan sonra, imzalanan bırakışma antlaşmalarından sonra bir parça rahat günler göreceklerine inanıyorlardı.
En azından şiddet bittiğine göre, kendilerini yeni bir yaşama hazırlayabilirlerdi. Ancak Türk topraklarında savaş bitmedi.
Sevr’e karşı çıkan Türkler, anti emperyalist bir duruşla, ulusal bir savaşa yönelerek, savaşın yaklaşık üç buçuk yıl daha uzamasına neden oldular. Bu süreç içinde Türkler’in “ulusçu/ milliyetçi” duyguları daha da kabardı. Yunanistan büyük devletlerin eliyle Türk topraklarına, büyük ölçüde akılları çelinerek sürülmüştü.
15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’in Yunanlılarca işgal edilmesinden sonra Anadolu yaylaları, tepeleri ve kentleri yeni savaşlara tanıklık etti. Savaş süresince hem Yunanistan’da hem de Türkiye’de ulusçu duruş zeminindeki ayrılıklar daha da keskinleşti.
Artık, Türkiye’deki Türkler komşuları oldukları Rumlar’a, Yunanistan’daki Yunanlılar da komşuları olan Türkler’e kuşkuyla bakıyorlardı.
Türkler’in yurtlarını savunma yönündeki direnişleri, 1922 yılının sonunda zaferleriyle bitti…
Taa Ankara önlerine kadar gitmiş Yunan Orduları; “Büyük Taarruz” denilen büyük savaşta büyük ölçüde yok edildi.
9 Eylül 1922 günü Türk süvarileri, Kurtuluş Savaşı’nın sanki bir “Kızıl Elması” gibi görünen İzmir’e girdiğinde; Batı Anadolu, Marmara ve Doğu Trakya Bölgesi’nden yığınlar halinde Rum-Ortodoks halk, Yunanistan’a sığınmak telaşı içindeydi.
Ege adaları ve ana kara Yunanistan kısa sürede yüz binlerce sığınmacıyla doldu.
Kızıl Haç Teşkilatı ya da Amerikan Yardım Kurulları’nın onca çabalarına karşın, bu yoğun göçün içinde yer almış ve her birinin kendi özel dünyasında ayrı yaşanmış olan insanların sıkıntılarına çözüm olmuyordu…
Çoluk çocuk insanlar, perişan bir haldeydiler…
Gittikleri yeni ülke, sözüm ona gönül bağı oldukları bir ülkeydi. Ancak oraya gittiklerinde bu düşüncelerin tam olarak gerçeği içermediğini de görüyorlardı. Kış koşulları o yıl, umulanın üzerinde zor geçecek gibiydi.
Ve şimdi onlar, bir lokma ekmeğe muhtaç bir haldeyken, geride bıraktıkları toprakları, evleri, atölyeleri; ekmek ve aş kazandıkları ortamlar…
Onlara yeniden kavuşup kavuşamayacaklarını bile bilmiyorlardı.
O zamana dek yaşananlar; içinde bulundukları bütün ilişkileri paramparça etmişti.
Yunanistan şimdi savaş sonrası dönemin sıkıntılarını yaşıyordu. Fiyatlar alabildiğine artmış, piyasalarda yiyecek, giyecek ya da başka zorunlu gereksinimler bulunamaz olmuş; savaşın getirdiği büyük yük, bütün Yunan toplumunun omuzlarına oturmuştu.
Ancak daha fazlasını bu göçmenler hissediyordu.
Çoğu sokakta, bölük pörçük, derme çatma sığınakların içinde hayatta kalmaya çalışıyorlardı.
Her yeni gelen, daha önce gidenlere ekleniyor; böylece yoğunluk ve zorluklar daha da artarak sürüyordu. Zorluklar ve sıkıntılar daha da arttıkça; zaten sınırlı olan olanaklar, yığınlara paylaştırıldıkça, her birinin şansına daha az düşüyordu.
Artık ne güvenlik vardı; ne düzen…
Artık Yunanistan gerçek bir cehenneme dönüşmüştü..
Prof. Dr. Kemal Arı
Yazı serinin diğer yazıları:




✍️ Yorumunuzla İçeriğe Değer Katın: Katkılarınızı bekliyoruz!