Osmanlı İmparatorluğu, 16. yüzyılda geniş bir coğrafyayı yönetiyor ve sarsılmaz bir güç gibi görünüyordu. Ancak 17. yüzyıla gelindiğinde bazı şeyler değişmeye başladı. Yönetilen topraklar hâlâ genişti; fakat devleti ayakta tutan sistem temellerinden sarsılıyordu. Bugün bile birçok devletin yaşadığı bir sorun, Osmanlı’yı da sinsice içten içe kemiriyordu: “kurumsal yozlaşma.”
Daire-i Adalet: Osmanlı Sisteminin Temeli
17. yüzyılda yaşayan insanlar bu kurumsal yozlaşmanın farkındaydı ve dönemin aydınları eserlerinde bunu dile getirdiler. Bu metinlerde dikkat çeken noktalardan biri, Daire-i Adalet’in bozulmasıydı. Daire-i Adalet, isminden de anlaşılacağı üzere adalete büyük önem veren bir sistemdi. Ancak bu sistemin en önemli özelliği, devlet mekanizmasını birbirine bağlı çarklar şeklinde düşünmesiydi. Daire-i Adalet’e göre; adaleti ayakta tutacak bir devlet, devleti koruyacak bir ordu, orduyu besleyecek bir hazine ve hazineyi dolduracak üretken bir halk gerekliydi. Bu anlayışa göre çarklardan birinin zarar görmesi, devletin büyük sorunlar yaşamasına hatta yıkılmasına neden olabilirdi.

Koçi Bey ve Kurumsal Çözülme
Koçi Bey, tarihimize “Koçi Bey Risalesi” adıyla geçen eserinde “kurumsal yozlaşmayı” anlatan en önemli isimlerden biridir. Kendisi özellikle liyakatsizlikten ve torpil düzeninden şikâyet etmektedir. Aslında bu şikâyetler, Daire-i Adalet’in bozulduğunun da bir itirafı niteliğindedir. Şöyle yazmıştır:
“Giderek her işe hatır karışmakla ve her işe göz yummakla had sahibi olmayanlara hadden aşırı mevkiler verilip eski kanun bozuldu. Kazaskerler dahi az zamanda yersiz azlolunmakla; işlerinde tamah sahibi ve haris olanlar, bulunduğu mevkii fırsat ve fırsatı nimet bilip memuriyetlerin çoğunu rüşvet ile ehliyetsizlere verir oldular.”

Daire-i Adalet’in en çok önem verdiği husus adaletti ve Koçi Bey’in yazdıkları, kendi dönemindeki adalet sisteminin adeta çöktüğünü göstermektedir. Hatta o daha da ileri giderek, bir kişiyi şikâyet etmenin bile o kişinin terfi etmesine sebep olabileceğini söyler. Bu konuda şunları yazmıştır:
“Kadıların ahvali ile meşgul olmak mühimlerin mühimidir. Çünkü çok hor ve aşağılık hâle gelmişlerdir. Bir subaşının (komutan), bir haraccının şikâyeti ile mansıpları alınır, sebepsiz birçoğu azlolunur. Halk içinde hürmetleri kalmadı. Daha yüksek makamlara yazdıkları dinlenmez oldu. Bir zalimi bildirseler, o zalimin yükselmesine sebep olur. O hâlde nasıl zulmü ortadan kaldırsınlar? Nasıl şer’i şerif hükümlerini yerine getirsinler?”

Kâtip Çelebi’nin Gözünden Toplumsal Çöküş
Bu dönemin en büyük âlimlerinden biri, olan Kâtip Çelebi de eserlerinde Daire-i Adalet anlayışının bozulduğunu anlatmıştır. Hatta halkın zulüm gördüğünü açıkça dile getirecek kadar da cesurca yazmıştır. “Siyaset Nazariyesi” (Düsturü’l-Amel li-Islahi’l-Halel) isimli eserinde şöyle yazmaktadır:
“…Bütün makamlar yüksek fiyatlarla satılıp; satın alan melun kişiler, ödedikleri parayı fazlasıyla tahsil etmek üzere acele ederlerken, zaruret bahanesiyle makam başka birine satılmakta ve o kişi de gelerek halka daha fazla zulmetmektedir. Fakir halk iki kat artırılan vergilerin altından kalkamazken, zalimlerin katmerli zulmüne de güç yetiremediğinden ötürü âlemin harap olduğuna şüphe yoktur.”
Kâtip Çelebi’nin bir başka gözlemi ise köylere yöneliktir. O dönemde nüfusun büyük çoğunluğu köylerde yaşamaktaydı. Bu nedenle onun şu ifadeleri, halkın büyük kısmının yaşadığı koşulları göstermesi bakımından oldukça önemlidir:
“Bu risalenin müellifi (Siyaset Nazariyesi), 1045 (M. 1635) tarihine gelinceye kadar on iki sene Osmanlı ülkesinde gezip dolaştı ve ekseri köyleri harap gördü. Acem Şahı memleketlerinden Hemedan ve Tebriz taraflarına vardığında, on beş yirmi menzil kadar mesafede bir tek harap köy görmedi.”

Geriye Dönüş Arayışı
Bu metinler yazıldığında Osmanlı’nın yıkılmasına yaklaşık üç yüz yıl vardı; ancak kurumsal yapı her geçen yüzyıl daha da bozuldu. Buradaki asıl problem, sorunların teşhis edilmesine rağmen çözüm noktasında ideolojik bir yaklaşım benimsenmesiydi. Batı yeni bir dünya inşa ederken Osmanlı, “Kanun-i Kadim’e nasıl döneriz?” sorusuna cevap arıyordu.
Kanun-i Kadim anlayışı; ilerlemeyi değil, yükseliş dönemi padişahlarının uyguladığı düzene geri dönmeyi hedefliyordu. Geçmişi yücelten bu ideolojik anlayış amaçlananın aksine, devletin çöküşünü hızlandıran unsurlardan biri hâline geldi.
💡Bilgi Notu: Katip Çelebi, sorunların çözümü konusunda iyimser değildi. Ama her şeyden önce güçlü bir lider gerektiğini düşünüyordu: Siyaset Nazariyesi eserinde şöyle yazmıştır: “Hepsinden önce, halkı Hak’ka boyun eğdirecek dirayetli bir kişinin [sâhib-i seyf] bulunmasıdır.”
Ve Sonuç
Her ne kadar dönemin bazı aydınlarının, bazı çözüm önerileri eleştirilebilecek olsa da Daire-i Adalet’i yeniden ihya etme düşünceleri önemliydi. Fakat Osmanlı ne Kanun-i Kadim’e tam anlamıyla dönebildi ne de Daire-i Adalet’i yeniden kurabildi. Batılı anlamda reformlara yöneldiklerinde ise belki de artık çok geç kalınmıştı; ya da yapılan reformlar yeterince başarılı şekilde uygulanamamıştı.
Osmanlı’nın yıkılışına dair pek çok farklı görüş öne sürülebilir; ancak hangi görüş savunulursa savunulsun değişmeyen gerçek şudur: Osmanlı yöneticileri kurumların çöküşünü gördüler, fakat bu sorunu çözemediler ve devlet sonunda yıkıldı.
Batuhan AĞAŞ
Yararlanılan Kaynaklar
Katip Çelebi, Siyaset Nazariyesi, Düsturü’l-Amel li-Islahi’l-Halel, Hazırlayan Ensar Köse, Büyüyen Ay Yayınları, 2. Baskı 2020
Koçi Bey Risalesi, Hazırlayan Zuhuri Danışman, Yayınevi, MEB, Milli Eğitim Basımevi, 1972




✍️ Yorumunuzla İçeriğe Değer Katın: Katkılarınızı bekliyoruz!