Geleceğin hep ilerleme demek olduğuna inanıyoruz. Oysa ki, karanlık hala orada bir yerlerde duruyor .

I. Sinemanın Çarpıtması ve Gerçek Karanlık

İhtişamlı saraylar, ihtişamlı kaleler ve lüks içinde yaşayan insanlar… Sinema sektörünün etkisiyle Avrupa ve Orta Çağ kelimelerini duyduğunda pek çok kişinin aklına bunlar gelir. Oysa ki Orta Çağ, karanlık bir dönemdi. Üstelik sadece mecazi anlamda değil, gerçek anlamda da karanlıktı.

Modern anlamda bir şehir aydınlatması henüz yoktu. Doğa karşısında insan son derece çaresiz ve yalnızdı. İnsanlar karanlık ormanlara dair sürekli hikâyeler anlatırlardı ve bir geyiğin boynuzlarının karanlıktaki görüntüsü, ormandan gelen sesler, bir anda çok farklı anlamlar kazanıp şeytani güçlerin de içinde yer aldığı bir halk anlatısına dönüşebilirdi. İnsanlar her zaman korku içinde yaşarlardı.

II. İkiye Bölünmüş Hayatlar: Şanslı ve Şanssız Doğanlar

Soylu Olmanın (Şanslı Doğanlar) Zorlukları

Orta Çağ Avrupası’nda doğmak genel olarak pek de iyi bir şey değildi. Ama yine de halk genel olarak ikiye ayrılırdı: şanslı doğanlar ve şanssız doğanlar. Eğer ki şanslı azınlığın içinde iseniz, yani soylu bir ailede dünyaya geldiyseniz, Orta Çağ Avrupası sizin için oldukça ihtişamlı olabilirdi. İhtişamlı kalelerde, malikânelerde yaşar ve çevrenizde bir sürü hizmetçi olurdu. Ayrıca bir sürü şömineniz ve kaba saba ama o dönem şartlarına göre lüks mobilyalara da sahip olurdunuz. Güzel bir yatağınız, örtünmek için de kaliteli kumaşlardan yapılmış örtüleriniz olabilirdi.

Yine de soğuk ve karanlık, hayatınızın bir parçası olurdu. Çünkü büyük, yüksek tabanlı taş binaları ısıtmak ve modern anlamda aydınlatmak kolay bir iş değildi. Büyük şatolar aynı zamanda oldukça kötü de kokabilirdi. Zira, insanlar pek de göze batmayan bir köşeye idrarını yapabilirdi.

Şanslı doğanlardan da olsanız mutlu olamayabilirdiniz, özellikle de bir kadınsanız. Orta Çağ Avrupası’nda kadınların kuluçka makinesi gibi görülmesi, bir takım siyasi çıkarlar uğruna sevmedikleri insanlarla evlendirilmeleri sıradandı.

Soylu bir erkekseniz de hayat zordu. Hep bir mücadele içinde olmanız beklenilirdi. Bir sürü rakibiniz olurdu ve bu durum bazen hapsedilme, işkence görme ve şanslıysanız işkence görmeden hızlı bir ölümle sonuçlanabilirdi. Bu durum pek çok soylunun paranoyaklaşmasına ve uzun vadede akıl sağlığını kaybetmesine neden olabilirdi.

Sıradan Halk Olmanın (Şanssız Doğanlar) Zorlukları

Şanssız doğanlardan biriyseniz hayat sizin için ızdırap dolu olurdu. Eğer ki bir soylunun hizmetçisi değilseniz, kalelerde ve büyük evlerdeki o ihtişamı sadece masallarda duyardınız. Hayat sizin için oldukça basit, daha doğru bir kelimeyle, Orta Çağ için bile ilkel olurdu. Hayatınız tek göz bir evde geçerdi ve ev muhtemelen kalabalık olurdu. Dört tarafınız kerpiç veya taş duvarlar, tepeniz ise samanla kaplanmış bir çatıdan ibaret olurdu. Eviniz aynı zamanda bir ahır işlevi de görebilirdi. Kilise dışında cam görmeniz genellikle pek mümkün olmazdı. Kumaş ve deri gibi malzemelerden yapılmış, ışığı biraz geçiren ama saydam olmayan bir pencereniz olurdu. Pencereler genellikle kaba saba ahşaplarla kapanırdı. Şanslıysanız evinizde bir ocak olabilirdi. Çoğu evde oldukça eski ahşap, muhtemelen üzeri yağdan dolayı kapkara hâle gelmiş masa olurdu. Modern anlamda mobilyalar nadirdi. Genellikle evdeki eşyalar işlevsel olurdu. Yataklar günümüz kadar rahat değildi, samandan yapılırlardı ve insanlar bulabildikleri kumaşlarla örtünürlerdi. Yastıklar günümüzdeki kadar yaygın değildi. Fakir birisi için yastık, katlanmış bir kumaş parçasından ibaret olabilirdi. Evler genellikle karanlık olurdu, tek ışık kaynağı ocaktan yayılan cılız ateş olurdu.

Hayatınız da son derece basit olurdu. Güneş doğmadan mesai başlardı ve bu mesai bir türlü bitmek bilmezdi. Mevsime göre değişse de 12-14 saat çalışmak olağandı. İş hayatı çoğu insan için tarım ve hayvancılıktan ibaretti. Zira nüfusun büyük bir kısmını köylüler oluştururdu ve bu insanlar ağır çalışsalar da emeklerinin karşılığını alamazdı. Çünkü köylülerin mesaisi büyük oranda kilise ve soylular için çalışmakla geçerdi. Köylülerin diyetlerinin önemli bir kısmını çavdar ve arpa unundan yapılmış ekmekler oluştururdu. Bazı ucuz sebzelere de ulaşabilirlerdi. Çorba içmek de yaygındı. Ama et çoğu köylü için ulaşılması güç bir yiyecekti ve ete ulaştıkları zaman da bu genellikle daha ucuz etlerle sınırlı olurdu.

III. Kilisenin Mutlak Hâkimiyeti ve Çelişkileri

Orta Çağ’da yaşamın en büyük zorluğu her şeyin dinle ilgili olmasıydı. Sürekli ibadet etmeniz beklenirdi. Din adamları ile bir fikir alışverişi bile yapamazdınız, onlar söylerdi ve siz uyardınız. Kilise sadece pazar günleri gidilen bir ibadet mekânı değildi. Kilise için angarya işler yapmak sıradandı. Kiliseye vergi de ödenirdi. Ortalıkta kendisini hükümdar gibi gören bir sürü soylu ve onların yönettiği topraklar olsa da en güçlü aktör kiliseydi. Zira bir sürü devletçiğin olduğu Avrupa’da kilise en organize yapıydı. İşin özü şu ki, kilise neredeyse her şeye etki ederdi. Soylular bile ona boyun eğmek zorundaydılar.

Buna karşın bu dindarlık görüntüsünün ardında büyük bir çelişki vardı. Din adamları sürekli dünyevi nimetlerden uzak kalmanın öneminden bahsederlerdi ama kilise bizzat kendisi bu öğütlere uymazdı. Din adamları abartılı bir lüks yaşam sürerlerdi. Kilisenin sözleri İncil’in öğretileri üzerine olsa da, kilise için önemli olan şey paraydı ve bunun için kendisini Tanrı’nın yerine koymaktan bile çekinmemişti. Mesela, çok günahkâr bir zengin olabilirdiniz ve işlediğiniz günahlar yine de sizin cennete gitmeniz için bir engel teşkil etmezdi. Parasını verirdiniz, kilise de sizin günahlarınızı affederdi. Ama eğer fakir biriyseniz ve günah işlediyseniz sıkı bir manevi arınma süreci yaşamanız gerekirdi ki, bu bile günahlarınızın affedileceği anlamına gelmezdi.

IV. Tıp, Hijyen ve Sürekli Ölüm Tehdidi

Dönemin Avrupası’nda hijyen, ister şanslı doğanlardan ister şanssız doğanlardan olun, büyük bir sorundu. Özellikle şehirlerde ciddi hijyen sorunları yaşanırdı. Çünkü Antik Roma’nın aksine organize kanalizasyon sistemleri yoktu. Lazımlıklar pencereden sokağa boşaltılır, mezbahaların ve dükkânların atıkları olduğu gibi ortalığa saçılırdı. Şehirler adeta hastalık yuvasıydı. Kaliteli bir sabuna ulaşmak için çok paranız olmalıydı. Bir şekilde kül ve hayvansal yağ kullanarak kendi sabununuzu yapabilirdiniz ama bu sabun hayvansal yağlardan yapıldığı için kötü kokabilirdi. Dönemin tuvalet anlayışı ve yıkanmayan insanlara dair hikâyeler oldukça yaygındır. Ama bunlar belli oranda abartı içerir ve özellikle yıkanmama konusundaki hikâyeler belli dinî görüşten olan kesimlerle ve sonraki yüzyıllarda ortaya çıkan bazı sözde tıbbi görüşlerle ilgilidir. Yani insanlar belli bir ölçüde kişisel hijyen anlayışına sahiplerdi. Özellikle soylu biriyseniz, yıkanmak sizin için kolay olurdu zira doğal kaynaklar adeta sizin için vardı. Sıradan halk iseniz de yaşadığınız yerdeki su kaynakları ve sizin ona ne derece erişip erişemediğiniz muhtemelen yıkanma kültürünüze etki ediyordu.

Dönemin Avrupası’nda hamamlar da vardı. Ama etrafta dolaşan bir sürü din adamı, hamamların fuhuş yuvası olduğunu iddia edip dururlardı. İyi niyetle bir hamama gitmek sizi bir anda ahlaksız birisi olma ithamı ile karşı karşıya bırakabilirdi. Ayrıca, hamamlar gerçekten de fuhuş için zaman zaman kullanılmaktaydı.

Toggenburg İncili Veba Tasviri

Ortaçağ Avrupası’nda hastalanmak ve ölmek çok kolaydı. Bir pirenin sizi ısırması ve hatta, kullandığınız su bile sizi hasta edebilirdi. Sürekli tükettiğiniz suyun içinde farkında bile olmadığınız, küçük sevimsiz bakteriler kol geziyor olabilirdi. Tifo, dizanteri, veba ve daha bir sürü hastalık da yaygındı. Ölmek için basit bir iş kazası geçirmeniz bile yetebilirdi. Tarlada çalışırken parmağınızda oluşan küçük bir kesik veya önemsiz bir kırık da sizin ölümüze neden olabilirdi. Küçük bir kesik iltihaplanmaya, küçük bir kırık ise kangırene neden olabilirdi. Çünkü henüz antibiyotikler icat edilmemişti. Ama bir iş kazası yaşayabilecek kadar bile bir ömrünüz olmayabilirdi. Çünkü, bebek ölümleri çok yaygındı pek çok kişi 10 yaşına bile gelmeden ölürdü.

İnsanlar günümüzde barışın olmadığını düşünürler ama Orta Çağ Avrupası’nı bilselerdi, günümüzdeki barışın istenen ölçüde olmadığını ama Orta Çağ Avrupası’na göre de barışın günümüzde çok daha güçlü olduğunu düşünürlerdi. Zira o dönemde savaş her yerdeydi; bitmek tükenmek bilmeyen savaşlar, katliamlar sık yaşanan şeylerdi. Bir anda askere alınıp narsist bir soylu veya kral için savaşıp ölebilirdiniz. Hatta daha acısı, kendinizi kaptırıp kutsal bir şey yaptığınıza inanarak da ölebilirdiniz.

V. Cehalet, Dogmalar ve Batıl İnançlar

Doğaüstü varlıklar hayatın bir parçasıydı. İnsanlar perilere vb. varlıklara inanırlardı. Bir takım şifalı otlardan anlayan, sadece insanlara yardımcı olmak isteyen biriyseniz, bu sizi cadı olmak ithamı ile karşı karşıya bırakabilirdi ve bu bir geleceğinizin artık olmadığı anlamına gelirdi. Akıl sağlığı yerinde olmayan zavallı bir insansanız da sizi iyi bir gelecek beklemezdi. Bedeninizin ele geçirildiği düşünülebilirdi. Hatta işkence dolu, zindandan farksız mekânlarda öleceğiniz günü bekleyebilirdiniz.

Ortaçağ Avrupası’nda Skolastik düşünce hâkimdi. Bilimsel bir merak sonucunda kendi zihninizde bir düşünce üretmeniz kabul edilebilir bir şey değildi. Dogmalar her yerdeydi ve neyin dogma olup olmadığına kilise karar verirdi. Çünkü bilgi tamamen onların kontrolündeydi. Kitaplar yasaklanır, sansürlenirdi. Ama soylu birisi değilseniz bu sizi pek de ilgilendirmezdi, çünkü zaten kitaplar pahalı ve nadirdi, sıradan insanlar kitap alıp okuyamazdı. Ayrıca okuma yazma oranları da çok düşüktü. Bilimsel çalışmalar son derece zayıftı ve bilimsel düşünce büyük oranda Endülüs Müslümanlarının yaptığı çalışmaları ve biraz da Bizans’ı temel alıyordu. Ama bu durum ilerleyen dönemlerde değişmeye başlayacak ve modern Avrupa medeniyetinin temelini oluşturacak gelişmeler ortaya çıkacaktı.

VI. Bizi Bekleyen Tehlike

Orta Çağ, özgür düşüncenin durakladığı değil, gerilediği bir dönemdir. Bazı konularda Roma İmparatorluğu bile Orta Çağ Avrupası’ndan daha ileri bir uygarlıktı. Yani, yeni bir çağa girilmesi, gelişmeyi getirmemişti.

İlginçtir ki, Ortaçağ Avrupası’na özgü dogmalar günümüzde hâlâ yok olmuş değil.

O döneme özgü dogmalar ve batıl inançlar hâlâ yaşıyor; fırsat buldukları anda yeniden ortaya çıkıyorlar. Her yere yayılıyorlar.

Bugün bile skolastik düşünceyi temel alan aşırı dinci oluşumlar varlığını sürdürüyor. Bazı ülkeler bu düşünce temelinde yönetiliyor. Her ülkede her dinde insanlara dindarlık telkin edip, fakirliği kutsayan ama kendisi lüks hayatlar yaşayan ve sözü dinlenen din adamları var.

Bazı İnsanlar, akıl sağlığı yerinde olmayan yakınlarını doktorlar yerine üfürükçülere götürmeye devam ediyorlar. Kadınlara yönelik kısıtlamalar her yerde karşımıza çıkıyor. Kadınları kuluçka makinesi gören anlayışlar güçleniyor. Dünyanın düz olduğuna dair propaganda hala yapılıyor. İnsanlar hiç sorgulamadan, bencil liderlerin peşine takılıp, dini motivasyonlarla onların uğruna ölmeyi iyi bir şey zannedebiliyorlar.

Yani, dünya onca ilerlemesine rağmen, Roma döneminin ardından yaşanan düşünsel gerilemeyi tekrar yaşabilir.

Geleceğin hep ilerleme demek olduğuna inanıyoruz. Oysa ki, karanlık hala orada bir yerlerde duruyor . Karanlığa karşı uyanık olmazsak, tarih tekerrür edebilir ve Orta Çağ’ın gölgesi yeniden tüm dünyaya yayılabilir.

Batuhan AĞAŞ

✍️ Yorumunuzla İçeriğe Değer Katın: Katkılarınızı bekliyoruz!

“Ortaçağ Avrupası: Dogma, Cehalet ve Ölüm” için 4 cevap

  1. Siteden hangi yazıyı okusam hep aynı kalitede içerikler. Sıkmadan, boğmadan ciddi ama aynı zamanda keyifli de. Elinize sağlık. Her sabah güne başlamadan 1 yazı okuyorum hem gün içinde üzerine düşüneceğim bir kavramım oluyor hem de bilgileniyorum.

    Beğen

    1. “Bu harika yorumunuz bizi gerçekten çok mutlu etti! Sınırlı imkanlarla başladığımız bu yolda, hedeflerimizi hayata geçirebildiğimizi sizden duymak bize büyük güç veriyor. Desteğiniz ve sitemize kattığınız değer için çok teşekkür ederiz. 🙏”

      Beğen

  2. ne güzel işte para veriyorsun günahlar gidiyor ben sevdim

    Beğen

  3. Çok iyi bir yazı. romam okuyorum sandım

    Beğen

En sON EKLENEN İÇERİKLER