Gök günlerdir kapalıydı. Nehirler, alışıldık yatağını çoktan terk etmişti. İnsanlar, daha önce hiç görmedikleri bir şeyle karşı karşıyaydı: Durmayan, geri çekilmeyen, her şeyi yutan sular… Binlerce yıl sonra bile dünyanın dört bir yanında anlatılacak olan o felaket, işte böyle hatırlandı.

Nuh Tufanı, yalnızca kutsal kitapların sayfalarında kalan bir inanç hikâyesi değildir. Sümerlerden Akadlara, Hint destanlarından Amerika kıtasındaki Kızılderili efsanelerine kadar yüzlerce farklı kültür, aynı korkutucu anıyı paylaşır:

Gökyüzü kapanır, sular yükselir ve eski dünya sona erer. Bu kadar çok toplumun, birbirinden habersizken aynı felaketi anlatması tesadüf olabilir mi?

Kil Tabletlerin Fısıldadığı Felaket

19. yüzyılın ortalarında, British Museum’un sessiz salonlarında çalışan bir adam, bu soruya beklenmedik bir kapı araladı. George Smith adlı genç bir araştırmacı, Mezopotamya’dan getirilen kırık bir kil tableti çözerken duraksadı. Okuduğu satırlar tanıdıktı:

Büyük bir gemi, yok edici bir sel ve insanlığın yeniden başlangıcı…

Bu metin, Gılgamış Destanı’na aitti ve anlattığı tufan hikâyesi, kutsal metinlerle neredeyse birebir örtüşüyordu. O an, tufanın sadece bir inanç anlatısı değil, Mezopotamya’nın derin hafızasına kazınmış gerçek bir felaket olabileceği düşüncesi bilim dünyasında yankılanmaya başladı.

Bilgi Notu: Gılgamış Destanı Sümerlere ait dünyanın bilinen en eski epik şiirlerinden biridir. Destan, Uruk kralı Gılgamış’ın ölümsüzlük arayışı ve insanlık ile doğa arasındaki ilişkiyi konu alır.

Bilim Tufanı Arıyor

Nuh Tufanı’nın gerçek olup olmadığı konuşulduğunda, tartışma tek bir küresel felaket üzerine yoğunlaşmıyor. Araştırmalar, insanlığın erken dönemlerinde yaşanmış olabilecek bir dizi büyük su baskınına işaret ediyor. Bu bağlamda öne çıkan üç teori, tufan anlatılarının farklı coğrafyalarda neden bu kadar yaygın hâle geldiğini anlamaya çalışıyor.

İlk teori, Karadeniz Tufanı Hipotezi. Yaklaşık 7.500 yıl önce, eriyen buzullar Akdeniz’i yükseltti ve sular, bugünkü İstanbul Boğazı’ndan bir sel gibi Karadeniz’e aktı. O güne kadar bir tatlı su gölü olan Karadeniz, kısa sürede kıyılarını yutan dev bir denize dönüştü. Kıyılarda yaşayan topluluklar için bu, dünyanın sonu gibiydi.

İkinci teori, Mezopotamya’nın kalbinden geliyor. Ur kentinde kazı yapan arkeolog Leonard Woolley, şehrin altında metrelerce kalınlıkta tertemiz bir çamur tabakası buldu. Bu, Dicle ve Fırat’ın zaman zaman tüm bölgeyi silip süpüren taşkınlar yarattığının sessiz ama güçlü bir kanıtıydı.

Üçüncü ve daha tartışmalı teori ise gökten geliyor. Bazı bilim insanları, okyanusa düşen büyük bir göktaşının dev tsunamiler yaratarak, dünyanın farklı bölgelerinde tufan efsanelerinin doğmasına neden olmuş olabileceğini öne sürüyor.

Kur’an’da Anlatılan Tufan: Evrensel mi, Bölgesel mi?

Kur’an dikkatle incelendiğinde tufanın özellikle Nûh’un kavmine gönderildiği anlaşılmaktadır. Bu durum, birçok modern İslâm âlimini tufanın evrensel değil bölgesel olduğu sonucuna götürmüştür. Nitekim Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nde Ömer Faruk Harman’ın kaleme aldığı “Tufan” maddesinde bu görüş şu ifadelerle dile getirilir:

“Kur’ân-ı Kerîm’de bildirildiğine göre Nûh tûfanının muhatabı Nûh kavminin inanmayanlarıdır ve tûfan onları cezalandırmak için gönderilmiştir. Nûh’un davetini duymayanların cezalandırılması ilâhî adaletle bağdaşmaz, dolayısıyla Nûh tûfanının yalnız Nûh kavminin yaşadığı bölgeye has olması gerekir.”

Bu bakış açısı, bilimsel verilerle de örtüşür. Çünkü arkeoloji ve jeoloji, tüm dünyayı aynı anda kaplayan tek bir selden değil; belirli bölgelerde yaşanan devasa su felaketlerinden söz eder.

Gemi Nereye Oturdu?

Tufan anlatılarının en merak edilen sorularından biri de geminin nerede durduğudur. Tevrat, Ağrı Dağı’nı işaret ederken Kur’an-ı Kerim net bir isim verir: Cudi Dağı. Bugün Şırnak sınırları içinde yer alan bu dağ, Mezopotamya Ovası’na hâkim konumuyla dikkat çeker. Bir tufandan sağ çıkan bir gemi için, sular çekilirken ulaşılabilecek en mantıklı duraklardan biridir.

Dikkat: Günümüzde Cudi Dağı olarak bilinen dağın, antik metinlerde geçen isimle birebir örtüşüp örtüşmediği kesin değildir; tarih boyunca bölgedeki dağ adları değişmiş olabilir. Bu nedenle, tufan anlatılarındaki Cudi Dağı’nı modern coğrafyayla eşleştirmek tartışmalıdır.

Film Önerisi: 1928 yapımı “Noah’s Ark“, dönemi için büyük bütçeli ve görsel açıdan etkileyici bir prodüksiyondur; John Wayne’in basit bir figüran olarak yer aldığı film, tufan sahneleriyle öne çıkar ve kendi zamanı ile tufan arasında bağ kurar. Yönetmenliğini Michael Curtiz’in üstlendiği bu yapımı, YouTube üzerinden izlemek de mümkündür.

Tarih, insanlığın geçmişine ışık tutar; vahiy ise bu geçmişten çıkarılacak dersi hatırlatır. Nuh Tufanı anlatısı, bu iki alanın kesiştiği örneklerden biridir.

Ve bugün, toprağın altından çıkan her iz bize aynı gerçeği fısıldar:
Tarih, bazen bilimin ölçtüğü; bazen de imanın anlamlandırdığı bir hafızadır.

✍️ Yorumunuzla İçeriğe Değer Katın: Katkılarınızı bekliyoruz!

En sON EKLENEN İÇERİKLER