Tarih hakkında yorum yapıyorsanız bilmeniz gereken en temel kural; olayların ve kişilerin, yaşadıkları döneme göre değerlendirilmesi gerektiğidir. Bu kural olmadan olmaz. Misal; milliyetçiliğin “M”sinin bile olmadığı 15. yüzyılda, “Padişahlar neden Türkçü değildi?” diye soramazsınız. Bu soru, kendinizi komik duruma düşürmekten başka bir işe yaramaz.
Cumhuriyetin kuruluşunu ve ilk yıllarında yapılan icraatları değerlendirirken de bugünün durum ve koşullarını esas alırsanız gerçeklere ulaşmanız mümkün değildir. I. Dünya Savaşı ve ardından Kurtuluş Savaşı’nda yaşanılan sıkıntıları bilmeden, Cumhuriyetin hangi yokluk ve yoksulluklarla kurulduğunu kavramadan tek parti dönemini doğru şekilde değerlendiremezsiniz.
1923 yılında Cumhuriyet ilan edildiğinde ülkede doğru düzgün yol yoktur; Sivas’tan öteye demiryolu gitmemektedir. Halkın yarısı salgın hastalıkların pençesindedir. Okuma-yazma oranı erkeklerde %7, kadınlarda ise binde sekizdir. Doktor yok, hastane yok, mühendis yok, tarım yok… 12 yıl aralıksız süren savaşlar sonucunda evini, tarlasını, eşini, çocuğunu kaybetmiş bir halk… İşte Cumhuriyet’e Osmanlı’dan kalan miras budur.
Buna rağmen ilk 15 yılda 46 fabrika kurulmuş; 3.800 km’si yeni, 4.000 km’si ise devletleştirilen olmak üzere toplam 7.800 km demiryolu yapılmıştır. Uçak fabrikaları kurulmuş, okuma-yazma oranı %20’ler seviyesine çıkarılmış ve en önemlisi salgın hastalıkların kökü kazınmıştır. Eğer bugün veremden, tifodan, koleradan ölmüyorsanız, bu durum Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki sağlık devriminin başarısıdır. “Hastane kuyruklarını bitirdik,” diyerek sağlık devrimi yaptığını zannedenler, tek parti dönemindeki devrimlerin büyüklüğünü anlayamazlar.
Atatürk 1938’de ebedi yolculuğuna çıkıp aramızdan ayrıldığında, işte böyle bir Türkiye miras bırakmıştı. Bu dönemde iç isyanların çıktığını, 1929 Dünya Ekonomik Buhranı’nın dünyayı kasıp kavurduğunu da unutmamak lazım. 1938 yılında zengin olmayan ama üreten, gelişen ve gelecek için umut veren bir Türkiye vardır. Ancak dünya ekonomik krizinden 10 yıl sonra Türkiye’yi ikinci kez büyük bir sınav beklemektedir: 20. yüzyılın en kanlı, en zalim ve yaklaşık 50 milyon kişinin hayatına mal olan II. Dünya Savaşı…
Savaş demek açlık demektir, yoksulluk demektir, ekmeğe muhtaç olmak demektir. Hele bu savaş dünya çapında büyük bir savaş ise ister katılın ister katılmayın, savaşın olumsuzluklarından etkilenmemeniz mümkün değildir. Bu yüzden, “CHP zamanında ekmek karneyle dağıtılıyordu,” diye boş boş konuşmadan önce, bunun hangi dönemde ve hangi şartlarda yapıldığını bilmek lazım. Sadece bunu bilmek de yetmez; o dönemde dünyadaki durumun ne olduğunu görmek lazım. Bunları bilmeden konuşmak, kahve muhabbetinden öteye geçemez.
CHP dönemini anlatmadan önce gelin biraz geçmişe gidelim ve Osmanlı döneminde savaş yıllarının nasıl geçtiğini okuyalım. Karneyle ekmek dağıtımı sadece CHP döneminde mi olmuş, yoksa geçmişte de bu uygulama yapılmış mı görelim. Hani “Tarihimizle yüzleşelim,” diyorlar ya; buyrun size tarihle yüzleşme:
Bilindiği gibi I. Dünya Savaşı, Osmanlı’nın sonunu getiren büyük savaştır. Ayakta durmakta zorlanan imparatorluk, şuursuzca savaşa sokularak yıkılmıştır. 1914 yılında Osmanlı Devleti’nin dış borcu 104.202.000 Osmanlı lirasıdır. Yıllık geliri 30.000.000 Osmanlı lirası olan imparatorluk, bunun 13.000.000 lirasını borç taksitine ve faizine ödemektedir. Devletin nasıl bir çaresizlik içinde olduğunu buradan anlayın… Bu şartlarda savaşa giren Osmanlı, zamanla sert önlemler almaya çalışmış ve bu doğrultuda şehirlerde ‘‘İaşe-i Umumiye” erzak merkezleri açmıştır. Yani İnönü döneminde gerçekleştirilen karneyle ekmek dağıtımının aynısı… Demek ki neymiş? Karneyle ekmek dağıtımı İnönü dönemine özgü bir durum değilmiş, değil mi?

Savaşın olumsuz şartlarını her geçen gün daha fazla yaşayan halk, zaman geçtikçe yiyecek bir lokma ekmeğe bile muhtaç duruma gelmiştir. Aşağıda yer alan temel gıda ihtiyaçlarının fiyatlarına ait tablo, o dönemdeki ekonomik sıkıntıları çok net bir şekilde gözler önüne seriyor. Bu rakamları çok dikkatli okuyun ve savaşın yıkıcı boyutunu anlamaya çalışın:

1914 yılında ekmek 1,25 kuruş iken 1918 yılına gelindiğinde 34 kuruş olmuştur. Düşünün; en temel ihtiyaç olan ekmeğin fiyatı 4 yılda yaklaşık 30 kat artmıştır. Sadece bu bile savaş döneminde çekilen kıtlığı açıkça göstermiyor mu?
“Örneğin serbest piyasada satılan ekmeğin fiyatı dört yıl içinde 27,2 kat, unun fiyatı 25,7, makarnanın fiyatı 30, sütün fiyatı 25,2 ve gazyağının fiyatı 93,3 kat artmıştır. Dikkat edilirse savaşın bitiminden hemen sonra fiyatlar düşme eğilimine girmiştir.” (Vedat Eldem, Harp ve Mütareke Yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomisi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1994, s. 50-51)
Osmanlı dönemindeki ekonomik durumu gördükten sonra İnönü dönemine geçebiliriz. Ne demiştik? Savaş yokluk, açlık ve kıtlık demektir. II. Dünya Savaşı ise I. Dünya Savaşı’ndan hem süre hem de yıkıcılık açısından çok daha büyük bir savaştır ve bu savaş başladığında Türkiye henüz 16 yıllık yeni bir devlettir. Böyle bir dönemde ekmeğin karneyle dağıtılmasını eleştirmeyi geçin, savaşa girmemek bile başlı başına büyük bir başarıdır.
I. Dünya Savaşı’nda yapılan hata bu kez tekrarlanmamıştır. Çünkü devletin başında; hem I. Dünya Savaşı’nda hem de Kurtuluş Savaşı’nda cephede bizzat savaşmış, milletin nasıl sıkıntılar çektiğini yaşayarak görmüş bir asker vardır. Bu yüzden savaşın ne olduğunu bilmeyenler, İnönü’nün II. Dünya Savaşı politikalarını anlayamazlar.
II. Dünya Savaşı sırasındaki ülke ekonomisi, I. Dünya Savaşı sırasındaki ülke ekonomisinden kuşkusuz daha iyidir. Ancak Türkiye, II. Dünya Savaşı’na fiilen girmediği hâlde savaşın sıkıntılarını yakından hissetmiştir. Savaşa girme ihtimaline karşı erkek nüfusun büyük bir bölümünün silah altına alınması, ülkedeki tarımsal iş gücünü azaltmış ve buğday üretimini düşürmüştür. (Haldun Gülalp, Gelişme Stratejileri ve Gelişme İdeolojileri, Yurt Yayınları, Ankara, 1983, s. 35)
Ülkedeki un üretimi azalınca buğday tüketimini kontrol altına almak amacıyla 13 Ocak 1942’de ekmek karnesi uygulaması başlatılmıştır. Burada gözden kaçırılan husus, bu sürecin tamamen savaş şartlarında yaşanmış olduğudur. Çevrenizde dünya tarihinin en büyük savaşı yaşanırken buna kayıtsız kalamazsınız. Yarın bir gün savaşa girmek zorunda kalsaydık, ordunun iaşe (yiyecek) ihtiyacı nasıl karşılanacaktı? O zaman insana, “Dünyada savaş varken sen niye önlem almadın?” demezler miydi? Elbette derlerdi. O hâlde bu saçma duygu sömürüsü niye? Karneyle ekmek dağıtımı, her şeyden önce olası bir savaşa hazırlık için alınan stratejik bir önlemdir.


Peki, şimdi şu soruyu soralım: II. Dünya Savaşı’nda karne uygulamasını gerçekleştiren tek ülke biz miydik? Avrupa ve dünya o yıllarda büyük bir refah içinde mi yaşıyordu? Tabii ki hayır. Eğer bir coğrafyada savaş varsa, ne kadar güçlü olursanız olun, hayatın güllük gülistanlık devam etmesi mümkün değildir. Her şeyden önce savaş, olağanüstü bir durumdur. Böyle bir atmosferde, üstelik de savaşın tam ortasındaysanız, hayatın olağan akışında devam etmesi beklenemez. İşte o dönemde dünyanın en güçlü devletleri olan ABD, İngiltere, Fransa ve diğer ülkelerden çarpıcı örnekler:

“İnönü ekmeği karneyle dağıttı,” diye saçmalayanlar; II. Dünya Savaşı sırasında dünya devi İngiltere’de elbise ve ayakkabının bile karneyle dağıtıldığını biliyorlar mı acaba? Hiç sanmıyorum.


Sadece İngiltere’de karne uygulaması olduğunu sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. Dönemin diğer büyük devletleri olan Fransa, Almanya ve İsveç’te de temel ihtiyaçlar karneyle dağıtılmıştır.


Şimdi sıkı durun… Dünyanın süper gücü ABD’de bile savaş döneminde karne uygulaması yapılmıştır. “İnönü bizi ekmeğe muhtaç etti,” diyenlere önemle duyurulur!


Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’nda “İaşe-i Umumiye” erzak merkezleri kurması; II. Dünya Savaşı’nda ise dünyanın süper gücü olan ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi devletlerin ayakkabıyı bile karneyle dağıtması, her savaşın ne olursa olsun devletleri zor durumda bıraktığını açıkça göstermektedir. Şüphesiz ABD ve diğer büyük devletler aç kaldıkları için karne uygulaması gerçekleştirmedi. Bu uygulama, tamamen savaş şartlarında alınan stratejik bir önlemdir; tıpkı Türkiye’de ekmeğin karneyle dağıtılması gibi… Bu yüzden, “İnönü zamanında ekmek karneyle dağıtılıyordu,” diye duygu sömürüsü yapmadan önce bir kez daha düşünün!
TIBBIYELİ HİKMET





✍️ Yorumunuzla İçeriğe Değer Katın: Katkılarınızı bekliyoruz!