İnsanoğlu, toplumsal yaşama geçip devlet adı verilen teşkilatı kurduğu günden beri yolsuzluk vardır. Yolsuzluk, insanlığın tarihi kadar eski ve tedavisi mümkün olmayan bir hastalıktır. Çünkü insan, doğası gereği doyumsuz ve bencildir. Her şeyden önce kendi çıkarlarımızı düşünmek, moda deyimle ”fıtratımızda” var.

Rüşvet ve yolsuzluk tarih boyunca yazılı kanunlarda yer almıştır. Babil’in ”Hammurabi Kanunları”nda, Mısır’ın ”Anastasi Papirüsü”nde, Hintlerin “Arthaçastra”sında, Romalıların ”12 Levha Kanunu”nda ve semavi dinlerin kutsal kitaplarında rüşvet ve yolsuzluk suçtur.

Rüşvet kelimesi dilimize Arapça’dan geçmiştir. Arapça ”r-ş-v” kökünden gelen ”raşa” kelimesinden türetilen rüşvet kelimesinin anlamı ”kuyudan su çekmek için kullanılan urgan” demektir. Daha sonra bu kelime, devletten şahsi menfaat için kazanılan haram kazanç anlamında kullanılmıştır. Şemsettin Sami’nin ”Kamus-ı Türki” eserinde rüşvetin anlamı; “Bir memura haksız bir iş gördürmek için verilen ücret ve hediyedir.”

Osmanlı Dönemi ve Hastalığın Kökleri

Türk tarihinde de rüşvet ve yolsuzluk her zaman var olmuştur. Her Türk devleti, kendisinden önceki devletten bu hastalığı devralmıştır. Osmanlı’ya da yolsuzluk hastalığı Selçuklu’dan geçmiştir. Devlet yönetimini Selçuklu’dan alan Osmanlı, yolsuzluğu da bünyesine almayı ihmal etmemiştir.

Osmanlı’da yolsuzluk kuruluş dönemine kadar dayanır. Orhan Gazi döneminde sadrazam olan Kara Halil Paşa hakkında, Osmanlı’nın ilk askeri sınıfı olan ”Yaya” sınıfını kurarken rüşvet aldığı iddia edilmiştir. Neşri Tarihi’nde bu iddia şöyle anlatılmaktadır:

‘’Padişah hizmetinde olalum deyü çok kişiler kadıya rüşvetler virüb yalvardılar: Beni yaz didiler.” (Mehmet Neşrî, Kitâb-ı Cihannümâ – Neşrî Tarihi, [Yay: Faik Reşit Unat – Mehmet A. Köymen], c. I, 3. Baskı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1995, s. 155)

Orhan Gazi döneminde anlatılan bu dedikodunun gerçek olup olmadığı tam olarak belli değil ama bilinen bir şey varsa, yolsuzluğun ve rüşvetin Osmanlı’nın kuruluşuna kadar dayandığıdır. Örneğin Yıldırım Bayezid döneminde kadıların rüşvet ve yolsuzluğa bulaştığı bilinmektedir; fakat devletin sıkı önlemler alması sayesinde rüşvet, devletin diğer kurumlarına sıçramamıştır.

Kanuni Dönemi ve Fuzuli’nin Şikâyetnâmesi

Devletin kuruluşuyla beraber başlayan rüşvet ve yolsuzluk, Kanuni dönemine kadar devlet kurumlarında yayılma imkânı bulamamıştır; ama özellikle Rüstem Paşa’nın döneminde rüşvet, devletin tüm kurumlarına kadar yayılmış, daha da kötüsü sıradanlaşmıştır. Dönemin ünlü şairlerinden Fuzuli, devletin rüşvet batağına nasıl saplandığını ”Şikâyetnâme” isimli eserinde şu dizelerle dile getirmiştir:

“Selâm verdüm, rüşvet değildür deyu almadılar.

Hükm gösterdüm, fâidesizdür deyu mültefit olmadılar.”

Günümüz Türkçesine tercümesi:

“Selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar.

Hüküm gösterdim, faydasızdır diye iltifat etmediler.”

Dönemin diğer bir ünlü şairi olan Gazi Giray da rüşvet ve yolsuzluk hakkında şu dizeleri yazmıştır:

”Ehl-i İslam illerin küffar garet eyledi.

Ey hüda na-tersler, siz rüşvet alın oturun.”

Kanuni dönemine kadar Osmanlı’nın 250 yıllık bir devlet olduğunu düşünürsek, bu kadar uzun bir süre rüşvetin yayılmasının engellenmiş olması, devletin hukuk sisteminin güçlü olmasından kaynaklanmaktadır.

“Merkez otoritesinin gücü ve ülkedeki denetimi 1600 yıllarına kadar hemen her alanda kendini belli etmektedir. Devletin, bütün yurdu kapsayan çağın koşulları içinde çok gelişmiş bir bütçe düzeni vardır. Mali konularda en küçük bir aksaklık bile hoşgörüyle karşılanmamaktadır.” (İsmail Cem, Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi, Cem Yayınevi, İstanbul, Mart 1989, s. 99)

Osmanlı’da uzun yıllar İngiliz elçiliği yapmış olan Sir James Porter, “Türklerin Davranışları, Devletin Hukuku, Dini Üzerine Düşünceler” isimli eserinde Osmanlı’nın hukuk sistemini şöyle övgüyle anlatmıştır:

“Geniş alanlara yayılmış ve uzun zaman payidar olmuş her imparatorluğun anayasasında makul ve iyi taraflar vardır. Şurası da muhakkaktır ki Türklerin politik sistemindeki bozuklukların derecesi ne olursa olsun, Osmanlı İmparatorluğu hukukla yoğrulmuş bir din temeli üzerine o kadar sağlam şekilde kurulmuş ve kamu vicdanı ve Türk ferdinin gururuyla olduğu kadar çıkarlarıyla da o kadar sıkı şekilde perçinlenmiştir ki bu imparatorluk çağlar boyunca sürmüş, istikrarı ve devamlılığı sağlanmıştır.” (Defterdar Sarı Mehmet Paşa, Devlet Adamlarına Öğütler, [Çev.: H. Ragıp Uğurel], TODAİE Yayınları, Ankara 1969, s. IX.)

Otorite Boşluğu ve Sistemin Yozlaşması

Tarihte her zaman devletlerin gücünün zayıflaması ile yolsuzluğun arttığı bir gerçektir. 16. yüzyıla kadar yolsuzluğun önüne geçen imparatorluk, devlet otoritesinin zayıflamasıyla birlikte rüşvet ve yolsuzluğa teslim olmuştur.

Rüstem Paşa ile beraber devletin tüm kurumlarına yayılan rüşvet ve yolsuzluk, III. Murat döneminde padişaha kadar bulaşmıştır. Peçevi’nin aktardığına göre III. Murat’ın vezirlerinden Şemsi Paşa, bir bahaneyle padişahın 40 bin altın rüşvet almasını sağlayarak bu illetin saraya girmesine yol açmıştır.

“Bu gelişmeyi destekleyen ve güçlendiren başka bir etken, 16. yüzyıl sonlarına doğru İmparatorluğun içine düştüğü mali ve parasal sıkıntı sonucu dar gelirli kamu yöneticilerinin giderek artan geçim sıkıntısı içine düşmeleri ve bunun sonucu olarak dürüstlük ve saygınlıkları üzerinde olumsuz etkilerin ortaya çıkmasıdır.

Böylece, genel olarak sistemin yozlaşması ve parasal sıkıntıların da kamu yöneticileri üzerinde daha çok baskılar getirmesi sonucu Türk kamu yönetimi-halk ilişkilerinde rüşvet büyük boyutlara varan bir yaygınlık kazanmış ve zaman içinde gelenekselleşmiştir.” (Yavuz Bayar, “Türk Kamu Yönetiminde Rüşvet”, Amme İdaresi Dergisi, C: 12, Sayı 3, [Eylül 1979], s. 48)

📖Okuma Önerisi: Sitemizde yer alan Osmanlı’nın Sessiz Çöküşü: Daire-i Adaletin Bozulması başlıklı makalemiz de ilginizi çekebilir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomik durumuyla ve rüşvetle ilgili önemli kaynaklar vardır. Bunlardan bazıları Lütfi Paşa’nın ”Asafname” ismini taşıyan eseri, Koçi Bey’in kendi adını taşıyan Koçi Bey Risalesi, 17. yüzyılın en önemli kişilerinden biri olan Hezarfen Hüseyin Efendi’nin “Telhisü’l-Beyan fi Kavanin-i Al-i Osman” ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın 1703 yılında III. Ahmet’e sunduğu “Nesayihü’l-Vüzera ve’l-Ümera” adlı eserleridir.

Devletin durumunu ve önlem alınmazsa yaşayabileceği olası felaketleri çok net bir şekilde anlatan IV. Murad’ın musahibi Koçi Bey, risalesinde rüşvet ve yolsuzluk hakkında şunları yazmıştır:

“Zulüm ve rüşvet herhangi bir devlette meydana çıkar, aşikâr olursa o devlet harap olup yıkılır ve talihi tersine döner. Bu tür hallerin hepsi, tarih kitaplarında bu şekilde araştırılmış ve beyan olmuştur. Doğrusu zulüm ve rüşvet korkulacak ve çekinilecek, evleri barkları harap edici ve melun şeylerdir.” (Koçi Bey Risalesi, Sadeleştiren: Zuhuri Danışman, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara, 1985, s. 102)

Koçi Bey, risalesinin devamında işin ehline verilmemesinin devletin gerilemesine neden olduğunu ve İslam aleminin rüşvet yüzünden perişan hale geldiğini şöyle anlatmaktadır:

“İmdi, dünyayı yaratan şanı yüce Cenab-ı Hakk’ın emri üzere şeriat ve hükümet mansıplarının, siyaset ve kılıç mansıplarının ehline verilmesi vacip ve en ehemmiyetlidir. Ve bu ilahi emrin gereği gibi yerine getirilmemesine sebep, rüşvettir. O kapı açılalı, mansıp erbabı arasında azil ve tayin, değiştirme çokluğu hadden aşırı olup büyükler alçalıp, alçaklar mevki sahibi oldu. Dünyanın hali perişan oldu. Hakimler ve valiler arasında bu çeşit çok değiştirme, mecburen zulüm yapmalarına sebep olup bu yüzden İslam ülkeleri viran, reaya ve beraya perişan oldu…” (Koçi Bey Risalesi, Sadeleştiren: Zuhuri Danışman, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara, 1985, s. 103-104)

Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın Çarpıcı Gözlemleri

Osmanlı’da yolsuzluğun devletin tüm kurumlarına yayıldığı dönemleri ele alan Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın yolsuzluk ve rüşvetle ilgili yazdıkları çarpıcıdır. Sarı Mehmet Paşa’nın anlattıkları, imparatorluğun nasıl içten içe çürümeye başladığını göstermektedir:

‘’Seferlerde, sınırlarda hiçbir vakit hizmetleri geçmemiş ve İstanbul’dan dışarı bir konak yere çıkmamış çok adamlar vardır. Şefaat ve rica ile ve birer sebeple Yeniçeri ve öteki ulufeli asker zümresine katılarak kimi emekli, kimi nefer ulufesi edinip, o yüzden Müslümanların maliye hazinesine zararları açık görünen çok adam olduğu halk arasında söylenmektedir.’’ (Devlet Adamlarına Öğütler, s. 68)

“Zamanımızda bu gibi önemli görevlere tayin olunanların çoğu bu durumları güya kendisine menfaat sağlamak için bir iş sayıp olmayanı var gösterip maliye hazinesine haksızlık ve kendisine de dünya ve ahirette kahır ve eziyet olacağı şüphesiz olduğunu anlayıp kavrayamayarak neferlerin bu kadar noksanı var iken birkaç akçeye tamah ile doğru yoldan ayrılarak hakiki durumu saklayıp gizleyerek eksiksiz hepsi mevcuttur diye haber verir. Bu yaradılışta adam gönderilmekten son derece sakınılıp doğru ve dindar adam gönderilmesine çalışılmalıdır.’’ (A.g.e., s. 81)

“Bu arada fakir askerler yarım maaşa kavuşmayıp hemen birkaç adama geçim yeri olmuş olurlar. O memlekette olan vali dahi yolsuzluklarını men eylemek istese ‘Biz müstakil daireyiz, kimsenin bize karışmaması için elimizde fermanlar vardır’ diye yüksek emir gösterip karıştırmazlar. Bazıları da gerçi vahamet etmezler; ‘Ocaklığımızdır’ diye vergi veren halkı himaye ederler. Lakin ocaklıkların gelirini zabitleri aralarında yiyip yutarak askerlerini pek az, azın azı ile idare ederek kendileri diledikleri gibi sarf ve harç ederler. Yolsuzlukları olanların ve ocaklar reayası zulümlerine takat getirmeyip padişahın ülkesi bu gidişle harap ve viran olur…” (A.g.e., s. 84)

Yolsuzluk öyle bulaşıcı bir hastalıktır ki devlete bir kez bulaştığı an çok hızlı şekilde yayılır. Osmanlı Devleti’nde de aynen böyle olmuştur. Askerler arasında başlayan manevi bozulma, savaş isteğinin yerini para hırsının alması devletin tüm kurumlarına bulaşmıştır. Artık öncelik devletin menfaatleri değil, şahsi menfaatlerdir. Bir devlet için en büyük felaket, devleti yönetenlerin kişisel hırslarının devletin menfaatlerinin önüne geçmesidir. Dünyada hangi devlet olursa olsun, isterse dünyanın en güçlü devleti olsun, şahsi menfaatler ön planda olursa o devletin yıkılması kaçınılmazdır. Osmanlı’nın da kaderi aynı olmuştur. Devlet düzenindeki disiplinin bozulması, imparatorluğun yıkılışındaki en önemli nedenlerden biridir.

“Osmanlı düzenindeki bu bozulmalar devlet yönetimini olumsuz yönde etkilemiştir. Özellikle toprak edinme imkânının genişlemesi, iltizam usulünün yaygınlaşması ve yeni iş alanlarının açılması memurların ilgisini karlı uğraşılara çekmiştir. Nüfuzlarından yararlanan memurlar; kolaylıkla toprak edinmekte, sürülerle koyun beslemekte, kaçakçılık yapmaktadırlar.” (İsmail Cem, Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi, Cem Yayınevi, İstanbul 1988, s. 218)

Osmanlı’da rüşvetin 16. yüzyıl sonrasında artmasının nedenlerinden biri de devşirmelerin ve belirli azınlık gruplarının finansal güç dengelerinde egemen hale gelmesidir.

“Bütün bu bozulmalar İmparatorluğun Türk-Müslüman halk dışındaki öğelerinin bir toplumsal (ekonomik) güç olarak ortaya çıktıkları döneme rastlamıştır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, hemen tümüyle Hıristiyan ve Musevi azınlıkların oluşturdukları bu yeni tüccar ve banker sınıfı Müslüman devletin hoş görülen ama ikinci sınıf vatandaş sayılan öğeleri idi. Ekonomik güçlerinin büyük oluşuna karşın siyasal ve sosyal yönden ayırım görüyorlardı. Dolayısı ile oluşan yeni ortamdan da yararlanan bu sınıflar siyasal ve sosyal güce hile ve yasal olmayan araçlarla ulaşma yolunu, bir yerde zorunlu olarak seçmişlerdir. Bu da ilgili bütün taraflarda genel bir ahlak çöküntüsüne yol açmıştır. Türk kamu yönetiminde rüşvet ve yolsuzluğun yaygınlaşmaya başlaması bu gelişmelerin bir sonucu olmuştur.” (Yavuz Bayar, “Türk Kamu Yönetiminde Rüşvet”, Amme İdaresi Dergisi, C: 12, Sayı 3, [Eylül 1979], s. 46)

Rüstem Paşa’nın sadrazamlığı döneminde normalleştirilen rüşvet, her ne kadar daha sonra yaygın hale gelmişse de arada bir rüşvet aldığı için cezalandırılan paşalar da olmuştur. Genelde görevden azletme, sürgün ve rütbe düşürme cezaları verilmiştir; fakat rüşvet aldığı için idam ettirilenler de olmuştur. Rüşvet yüzünden idam ettirilen devlet yöneticilerinden bazıları şunlardır:

  • Sultan III. Mehmet’in Vezir-i Azamı Hadım Hasan Paşa, 1598 yılında rüşvet aldığı gerekçesiyle idam edilmiştir.
  • Hadım Hasan Paşa’dan 5 yıl sonra, 1603 yılında Yemişçi Hasan Paşa da rüşvet aldığı için III. Mehmet tarafından idam ettirilmiştir.
  • I. Mahmut, rüşvet aldığı gerekçesiyle Darüssaade Ağası Hafız Beşir Ağa’yı 1751 yılında idam ettirmiştir.
  • III. Osman da yine rüşvet aldığı gerekçesiyle Vezir-i Azam Silahtar Bıyıklı Ali Paşa’yı 1755 yılında idam ettirmiştir.
  • Sultan İbrahim’in hal (tahttan indirilme) fetvasındaki gerekçelerden biri de rüşvettir.

Tanzimat Döneminde Rüşvet ve Yolsuzluğa Karşı Alınan Tedbirler

İmparatorluğu kurtarmak için çarelerin arandığı Tanzimat döneminde yolsuzluğa karşı da önlem alınmaya çalışılmıştır. Örneğin II. Mahmud döneminde memurlukların parayla satılmasını önlemek için sınav usulü getirilmiş ve devlete alınacak olan memurlar eskisi gibi liyakat usulüne göre seçilmiştir.

Memur alım sınavı dışında, kamu görevlilerinin rüşvet almasını önlemek için ceza kanunnameleri çıkarılmıştır. Kanunname, memurlara ve ulemaya olmak üzere iki çeşittir. Bu da o dönemde din adamlarının bile rüşvete bulaşabildiğini açıkça göstermektedir.

II. Mahmut’un aldığı önlemler, Tanzimat Fermanı’nın ilanıyla da devam etmiştir. 1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı’yla rüşvet alan memurların ağır cezalara çarptırılacağı ve rüşvete karşı sert tedbirler alınacağı resmen bildirilmiştir.

Rüşvete karşı mücadelede zaman kaybedilmeden, Tanzimat Fermanı’nın ilanından 1 yıl sonra, 1840 yılında ceza kanunnamesi hazırlanmıştır. Kanunnamenin 5. maddesi doğrudan rüşvetle alakalıdır. Rüşvet alan memurun ve veren kişinin hangi cezalara çarptırılacağı çok açık ve net açıklanmıştır.

1840 yılındaki ceza kanunnamesi yetmemiş olacak ki 1849 yılında yürürlüğe giren uygulamaya göre devlet memurlarına, göreve başlamadan önce rüşvet almayacaklarına dair Kur’an’a el basarak yemin etme zorunluluğu getirilmiştir. Trajikomik ama gerçek; padişah bile Kur’an’a el basarak rüşvet almayacağına yemin etmek zorundadır. Rüşvetin boyutunun ne kadar büyük olduğunu anlatması açısından en tepedeki makamın bile yemin etmesi önem arz etmektedir.

Taşrada görev yapan memurlar ise rüşvet almayacaklarına söz vermek için halkın önünde Kur’an’a el basarak yemin etmek zorundaydılar. Şimdi hepiniz, “Tamam artık, işin içine Kur’an’a el basmak girmişse başka önlem almaya gerek duymamışlardır” diye düşünüyorsunuz ama yanlış… Osmanlı’yı Kur’an’a el basmak bile tatmin etmemiş ve yolsuzlukla mücadeleye kurumsal olarak devam edilmiştir.

1855 yılında kabul edilen 30 maddelik bir nizamname ile rüşvet sayılan ve sayılmayan hediyelerin neler olduğu tek tek tespit edilmiştir. Ayrıca 1858 yılında Fransız Ceza Kanunu’ndan yararlanılarak hazırlanan yeni ceza kanunnamesi ile rüşvet suçuna karşı yeni cezai tedbirler alınmıştır.

Tüm bu çabalara rağmen, devletin içine düştüğü rüşvet çukurunu “Edinburgh Review” dergisinin Ocak 1854 sayısında yayınlanan şu değerlendirme açık bir şekilde gözler önüne sermektedir:

“Bugün herkes kendi kişisel çıkarları için didinmektedir. Padişahın hizmetinde imparatorluğun genel çıkarlarını göz önünde tutacak bir görevliye rastlamak pek güçtür.” (Donald C. Blaisdell, Osmanlı İmparatorluğu’nda Avrupa Mali Denetimi – Düyun-u Umumiye, İstanbul 1979, s. 22)

İmparatorluk, tüm iyi niyetli çabalara rağmen her geçen gün daha kötüye gidiyordu. 1875 yılında Simav’da nahiye müdürünün odasında yaşanan olay, devletteki yozlaşmanın büyüklüğünü göstermesi açısından ibret verici bir örnektir. Olayın şahidi dönemin ünlü aydınlarından Ali Suavi durumu şöyle anlatıyor:

“İçeriye bir zaptiye bir köylü karı getirdi. Karı ‘Davam var’ dedi. Bizim sofu Hacı Hafızoğlu (Nahiye Müdür Vekili) ‘Kayıt ve tescili şer’an lazımdır’ deyip sağ eline bir kalem, sol eline bir kağıt aldı ve gözlerini süzerek… ‘Söyle’ dedi. Köylü karı ki köyünde dahi kimsesiz, evsiz barksız hizmetçi olduğu takririnden zahir oldu. Ta kadın ninesinden kalmak üzere cümlesi yirmi kuruş eder etmez toprak tencere, keser sapı gibi birtakım eşyanın köylüsünden birinin zaptında olduğundan bahisle bunların ahiz ve tahsilini ciğerpare niyazlarla rica etti. Müdür vekili müfredat-ı eşyayı zincirleme kaydettikten sonra, ‘Herif celbolunduğu halde inkar ederse ispat edebilip edemeyeceğine’ dair bazı sual ve cevap ile adem-i ispat canibini bittercih ‘Herifi celp ve müdafaa lazım gelmeyeceği’ cevabiyesini verdi. Kadın ağlayarak kapıdan dışarı çıkmak istedi.

Amma Hacı Hafızoğlu, kaşlarını çatıp, gözlerini belertip kalın sesi ile haykırdı ki: ‘Kayıt ve tescil parasını ver de öyle git.’ Fakir köylü para lakırdısını işitince dönüp ‘Aman ağa, merhamet et, benden para isteme’ dedi. Hacı Hafızoğlu dedi ki: ‘Müdür senin hizmetkarın mı? Kaç saattir sen söyledin, işte ben yazdım (elindeki kağıdı da gösteriyor) şer’an resmini ver.’ Köylü ‘Şer’an’ denince ne yapsın, kaç para olduğunu sual eyledi… Hacı Hafızzade ‘Şer’an altmış kuruş’ dedi. Karı altmışı duyunca ‘Aman ağa, padişah başı için ben köyde hizmetçiyim, aman…’ diye ağlamağa başladıkta müdür gerdanında delaili hamil ve mühellil olduğu halde zaptiyeye teveccüh-i hitap edip, ‘Al bu kadıncağızı, kara müftüye götür ve de ki Hacı Hafızoğlu bu kadıncağızın yazdırdığı şeyler zahmeti için altmış kuruş resim istiyor… Kitaba baksın haber versin dedi.’

Zaptiye karıyı odadan çıkardı. Biraz müddet sonra kadın ağlayarak zaptiye ile odaya girdi ve Kara Müftü’nün kara kaplı kocaman kitaba bakıp ‘Öyledir, altmış kuruş lazım gelir’ dediğini ikrar eyledi. Lakin kendinin bunu vermeğe kudreti olmadığından çocuğunu (yanında bir küçük oğlan var idi) kasabada birine beslemeliğe vererek para tedarik etmesi zımnında zaptiyenin kendisi ile beraber dolaşmasına müsaade niyaz etti. Ol veçhile de müsaade edildi. Gittiler. İki saat sonra çocuksuz döndüler. Ağacı esnafından birine çocuğu yıllığı kırk kuruşa vermişler ve yirmi kuruşunu peşin almışlar. Bu yirmiyi Hacı Hafızoğlu’na verdiler… Yerimden fırladım çıktım. Bu ne halet, bu ne itfa, bu ne şeriat… Ne hıyanet, ne isaet, bu ne devlet… Diye düşüne düşüne müteessiren hasta oldum.” (İsmail Cem, Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi, Cem Yayınevi, İstanbul 1988, s. 268-269)

Sonuç

Bir zamanlar dünyanın süper gücü olan Osmanlı, gücünün zirvesinde olduğu 16. yüzyıldan itibaren rüşvet ve yolsuzluk yüzünden giderek zayıflamış, sonunda çok hazin bir şekilde yıkılmıştır. Rüstem Paşa zamanında normalleştirilen ve tarifeye bağlanan rüşvete, zaman zaman idama kadar varan cezalar verilse de kararlı ve köklü bir şekilde mücadele edilmediği için önüne geçilememiştir.

19. yüzyılda alınan palyatif tedbirler ise çöken bir çatıyı yamamaktan öteye geçememiştir. Koskoca bir imparatorluk; paşaların, vezirlerin, sadrazamların ve idarecilerin şahsi hırsları yüzünden birkaç yüzyıl içinde cihan imparatorluğundan, “Avrupa’nın hasta adamı” durumuna düşmüştür…

    Tarih, geçmişten ders çıkarmayan milletler için tekerrür eder. Rüşvet ve yolsuzluk hastalığı bir devlete bulaşır ve tavizsiz bir şekilde tedavi edilmezse, o yapının yıkılması kaçınılmazdır. İsmi koca bir cihan imparatorluğu olsa bile…

    TIBBIYELİ HİKMET

    ✍️ Yorumunuzla İçeriğe Değer Katın: Katkılarınızı bekliyoruz!

    “Osmanlı’yı Yıkan Hastalık: Rüşvet ve Yolsuzluk” için bir yanıt

    1. Dedelerimiz de bizim gibilermiş.

    En sON EKLENEN İÇERİKLER

    Tarihten Yazılar sitesinden daha fazla şey keşfedin

    Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

    Okumaya Devam Edin