1877 yılında Hindistan’da insanlar gökyüzüne bakıyordu.
Yağmurun gelmesi gerekiyordu.
Gelmedi.
Bir süre daha beklediler. Tarlalar bekledi, tohumlar bekledi, hayvanlar bekledi. Fakat tarımın bekleyebileceği zaman sınırlıdır. Yağmur geciktikçe yalnızca toprağın değil, insanların da geleceği belirsizleşmeye başladı.
Binlerce kilometre ötede, Pasifik Okyanusu’nda ise bambaşka bir olay yaşanıyordu. Deniz yüzeyi alışılmadık derecede ısınıyordu.
Hindistan’daki insanların bundan haberi yoktu. Pasifik’teki sıcaklığı küresel ölçekte takip eden uydular henüz hayal bile değildi. Atmosferin hareketlerini bilgisayarlarla modellemek mümkün değildi.
İnsanlar yalnızca yağmurun gelmediğini biliyordu.
Bugün ise bu olayın bir adını biliyoruz:
El Niño.

1877–78 El Niño’su, modern iklim araştırmalarında tarihin en dikkat çekici güçlü El Niño olaylarından biri kabul ediliyor. Fakat 1877’nin hikâyesi, “El Niño çıktı ve dünyayı kuruttu” şeklinde anlatılabilecek kadar basit değil.
Tam tersine, olayın asıl ilginç tarafı burada başlıyor.
Yağmur El Niño’dan önce kaybolmuştu
İlk bakışta hikâyeyi kurmak kolaydır: Pasifik ısındı, yağmurlar azaldı, ürünler kurudu ve kıtlık başladı.
Fakat tarihe biraz daha yakından baktığımızda bu sıranın tam olarak böyle olmadığını görüyoruz.
Hindistan’daki kuraklık 1875’te başlamıştı. Çin’in geniş bölgelerinde ise yağışlar 1876’dan itibaren ciddi biçimde azalmaya başlamıştı. El Niño ise özellikle 1877’de güçlendi.
Dolayısıyla El Niño, bütün bu hikâyenin başlangıç noktası değildi.
Daha doğru ifade şu olur: 1877–78’de güçlü bir El Niño, zaten olağandışı iklim koşullarının yaşandığı bir döneme denk geldi ve dünyanın çeşitli bölgelerindeki hidroklimatik aşırılıkların bir bölümünü etkiledi. Aynı dönemde Hint Okyanusu’nda güçlü bir pozitif Hint Okyanusu Dipolü, Kuzey Atlantik’te de sıra dışı sıcaklık koşulları bulunuyordu.
Bu ayrıntı küçük görünebilir. Aslında çok önemlidir.
Çünkü iklim tarihinin en büyük tuzaklarından biri, aynı yıllarda meydana gelen iki olayı otomatik olarak “biri diğerinin sebebiydi” diye okumaktır.
1877 bize bundan daha karmaşık bir tablo gösteriyor.
Hindistan’da muson beklenenden zayıftı
Hindistan’da yağmur yalnızca hava durumu değildi. Muson, tarımsal hayatın ritmiydi.
Yağmur zamanında geldiğinde tarlalar ekiliyor, ürün yetişiyor ve köylerin ekonomik hayatı devam ediyordu. Yağışlar başarısız olduğunda ise sorun tarlanın sınırında kalmıyordu.
Ürün azalıyordu.
Fiyatlar yükseliyordu.
Hayvanların beslenmesi zorlaşıyordu.
Ve özellikle zaten yoksul olan insanlar, yiyecek satın alabilmek için sahip oldukları şeyleri satmaya başlıyordu.
İşte kıtlığın tarihi burada önem kazanıyor.
Kıtlık yalnızca “yiyecek yokluğu” değildir. Bazen yiyecek vardır ama insanlar ona ulaşamaz. Bazen başka bir bölgede tahıl bulunur fakat onu ihtiyaç duyulan yere taşımak pahalıdır. Bazen fiyatlar öylesine yükselir ki pazarda yiyecek bulunmasına rağmen yoksul aileler için fiilen erişilemez hâle gelir.
1876–78 Hindistan kıtlığı da bu nedenle yalnızca meteorolojik bir olay değildi. Kuraklık, tarımsal üretimdeki düşüş, ekonomik koşullar ve siyasal tercihler birbirine eklenerek büyük bir toplumsal felaket meydana getirdi.
1877 yazındaki olağanüstü zayıf muson ise bu sürecin en kritik aşamalarından biriydi.
Çin’de kuraklık uzadıkça mesele değişti
Çin’de durum farklı bir biçimde gelişti.
1876’da başlayan kuraklık 1877’de sona ermedi. 1878’e kadar devam eden uzun süreli yağış eksiklikleri, özellikle Shaanxi, Henan ve Shanxi çevresinde ağır sonuçlar doğurdu.
Bir yıl kötü hasat, köylünün elindeki stoklarla atlatılabilir.
Fakat kuraklık uzadığında yalnızca o yılın mahsulünü kaybetmezsiniz. Gelecek yıl ekilecek tohumlar da tüketilebilir. Hayvanlar elden çıkarılabilir. Borçlar büyüyebilir. İnsanlar başka bölgelere gitmek zorunda kalabilir.
Böylece iklim olayı yavaş yavaş ekonomik bir krize, ekonomik kriz ise toplumsal bir krize dönüşür.
Çin’deki 1876–78 kuraklığı üzerine yapılan çalışmalar, dönemin koşullarını güçlü El Niño ile ilişkilendiriyor. Ancak burada da mesele tek bir mekanizmaya indirgenemiyor; Pasifik’teki değişim, bölgesel atmosferik koşullar ve diğer okyanus sistemleri birlikte değerlendirilmek zorunda.
Fakat dünyanın tamamı kurak değildi
Burada 1877’nin belki de en şaşırtıcı tarafına geliyoruz.
Dünyanın farklı bölgelerinde aynı yıllarda ciddi kuraklıklar yaşanırken, başka bölgelerde bunun tersine olağandışı yağışlar görüldü.
Bu nedenle 1877–78’i bütün dünyanın aynı anda kuruduğu bir dönem olarak düşünmek doğru olmaz.
El Niño’nun etkisi dünyanın her yerinde aynı değildir. Tropikal Pasifik’teki büyük değişimler atmosferik dolaşımı yeniden düzenleyebilir; bunun sonucunda bir bölgede yağış azalırken başka bir bölgede artabilir.
Bugün bunu uydu görüntülerinden ve küresel iklim modellerinden izleyebiliyoruz.
1877’de ise insanlar yalnızca sonuçları görüyordu.
Hindistan’da yağmurun gelmediğini, Çin’de toprağın kuruduğunu, başka yerlerde ise alışılmadık hava koşullarının ortaya çıktığını biliyorlardı.
Bütün bunların arasında bir bağlantı olduğunu bilmiyorlardı.
Okyanustan sofraya
Bugün Pasifik Okyanusu’nun bir köşesindeki deniz sıcaklığının Hindistan’daki yağışları nasıl etkileyebildiğini açıklamak bize kolay geliyor.
Ama 19. yüzyılda yaşayan biri için bu bağlantı neredeyse hayal edilemezdi.
Okyanus ve atmosfer sürekli birbirleriyle enerji ve nem alışverişinde bulunur. Büyük ölçekli sıcaklık değişimleri atmosferik dolaşımı etkileyebilir; atmosferdeki bu değişimler de dünyanın başka bölgelerindeki yağış düzenlerini değiştirebilir.
Dolayısıyla Pasifik’te başlayan bir değişiklik, çok uzaklardaki bir muson sisteminin davranışını etkileyebilir.
Fakat bunun insan hayatına dönüşmesi için bir adım daha gerekir.
Yağmurun azalması tek başına tarih yaratmaz.
İnsanların ona nasıl karşılık verdiği tarihi yaratır.
Bir toplumun elinde ne kadar tahıl vardır? Ticaret yolları açık mıdır? Devlet müdahale ediyor mudur? İnsanların satın alma gücü ne durumdadır? Savaş var mıdır?
Aynı kuraklık, farklı toplumlarda tamamen farklı sonuçlar doğurabilir.
1877’nin hikâyesi bu yüzden yalnızca bir iklim hikâyesi değildir.
İklim ile toplumun karşılaştığı noktada ortaya çıkan bir tarihtir.
Aynı yıl Osmanlılar savaşa girdi
1877’de dünyanın başka bir köşesinde Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasında savaş başladı.
Bu savaş, zaten karmaşık olan dönemin ekonomik ve toplumsal koşullarını daha da zorlaştırdı. Tarımsal üretimde çalışan insanların bir kısmı askere gitmiş veya savaş ve göç hareketlerinden etkilenmişti. Ordunun artan iaşe ihtiyacı da gıda kaynakları üzerindeki baskıyı artırıyordu.
Savaşın kendisi üretim ve ulaşım sistemlerini bozarken, savaş nedeniyle ortaya çıkan göç hareketleri de farklı bölgelerin kaynakları üzerindeki baskıyı artırdı.
1877’den geriye bakmak
1877’de Hindistan’daki çiftçinin Pasifik’teki deniz sıcaklığından haberi yoktu.
Çin’deki köylü, atmosferik dolaşımın dünyanın başka bir bölgesindeki yağışları etkileyebileceğini bilmiyordu.
Osmanlı topraklarında yaşayan insanlar da Pasifik’teki değişimin kendi dünyalarıyla aynı iklim sisteminin parçası olduğunu bilmiyordu.
Ama hepsi aynı gezegenin üzerinde yaşıyordu.
Bugün elimizde uydular, okyanus ölçümleri, iklim modelleri ve geçmiş yüzyılların hava kayıtlarını yeniden değerlendiren bilim insanları var.
Geriye dönüp baktığımızda 1877’yi artık tek bir ülkenin ya da tek bir kıtanın hikâyesi olarak görmüyoruz.
Pasifik’teki sıcaklık değişimini, Hindistan’daki musonu, Çin’deki kuraklığı, kıtlıkları, ticaret yollarını ve devletlerin verdiği kararları aynı büyük resmin farklı parçaları olarak okuyabiliyoruz.
Ve belki de El Niño’nun tarih açısından en ilginç tarafı burada.
Okyanusların sınırları yoktur.
Atmosferin de yoktur.
19. yüzyıl insanları bunu bilmiyordu.
Fakat 1877’de Pasifik’te başlayan hikâyenin yankısı, dünyanın çok uzak köşelerinde yaşayan insanların sofralarına kadar ulaşmıştı.




✍️ Yorumunuzla İçeriğe Değer Katın: Katkılarınızı bekliyoruz!